GECİKME SARISI

Kafaya dank edecek o kadar şeyimiz vardı ki, camlar bunların ilkiydi. Arabanın altı camı vardı ve altısı da ailemizin her bir ferdini anlatıyordu daha hemen yol başlamadan. Babam ön camdı; derin iç çekişiyle, vitesi bir kuğunun yeşil bir yapraktan toprağa atlamasına benzer bir kırılganlıkla değiştirirdi her zaman. Annem ise arka camdı, geriye bakmadıkça yüzünü göstermezdi kimseye. O hep asık suratını saklardı sevdiklerine. Bu yüzden bizi gerçekten sevip sevmediğini anlayamadım. Küçük kardeşim, henüz cama benzeyecek kişilik özelliklerini edinmemişti. Fakat sürekli kontrol altında olduğu için aynalara benzetebiliriz onu da.

Çoğunlukla bulunmuş olan bir kaybolmayı canlandırdığım anları unutmuyorum. Onlar benim sıkıntılarımın sonuna dayanır. Olmadıkları denklemde ilk kez sudan çıkan balık gibi karışabilirim sözün ortasına, bunu yapardım yapmasına, ta ki annem benden önce davranana kadar. “Yakınlarda dinlenme tesisi varsa girelim mi?” “Olur,” dedi babam kafa sallayarak. İkisi de yarım yamalak kurdukları diyaloglarını rahatlamak amacıyla bana yöneldi hemen ve yine ilk konuşan kişi annem oldu.
“Kızım, sen mutfaktan almıştın zaten değil mi öteberiyi?”
“O hâlde, tuvalet molası veririz. Kardeşine sahip çık.”

Yanımda duran küçük kardeşim, ufacık boyuyla kendinden çok daha sarı hayalleri olan her çocuk gibi ukalalıkla doluydu. Büyüyünce “tarla adamı” olmak istiyordu kendince. Ona çiftçiliğin ne kadar zor meslek olduğundan söz etmedim. Gün gelir de büyüyünce mühendis olmak veya peyzaj alanında ilerlemek isterse, işte o zaman boyayabilirdi sarıya gerçeklerini. Yine de gülüp geçmekten ziyade kendi içimde, acaba benim de böyle “tarla adamı” olmak gibi hayallerim var mıydı, olsa bile bunu söyleyebiliyor muydum, orası biraz muğlak.

Ben her şeye gecikme sarısı olarak bakıyordum, tarlaları boyamaktan ziyade. Her şey benim için tuhaflıktı biraz. İnsanların yaşam biçimine ayak uyduramıyor, yetişkin hayatı dedikleri şeyin zorlama ve insana en çok zarar veren tellerle çevrili iki, bilemedin üç metrelik bir alan olduğunu düşünüyordum. Şimdi ise sadece “tarla adamına” göz kulak olmaya çalışmalıydım.
Mola yerine gelince annem, bana güvenmeyip küçük kardeşimle lavabonun yolunu tuttu. Ne yalan söyleyeyim, burada ters bir durum olsa, bu sessizliğin çok büyük gürültüyle bana patlayacağı kesindi. O yüzden annemin böyle davranmasına sevindim diyebilirim.
“Kızım, sen annenin böyle davranmasına bakma, kendince sizi korumaya çalışıyor. Yoksa sizi çok…” cümlenin devamını getirmeden ne diyeceğini anladım babamın. O yüzden kafamı yine o saydam ama bir o kadar somut olan camın uzaklarına doğru çevirdim.
Evet, seviyordu belki de gerçekten ama sözlerle bile gidemediğimiz bu uzun yol, bize eylemlerin gerçekliğini anımsatmıyorsa diyeceğim hiçbir şey yoktu bu duruma karşı.

Yola tekrar koyulduğumuzda çoğunu geride bırakmıştık. Artık ne idüğü belirsiz olan ışık saçmalarının bittiği, sabahın hayata geç kalmış hissiyle yanımıza vardığını söyleyebilirim. Buraya daha önce bayram ziyaretinde geldiğimizde, bu kadar yabancı hissetmemiştim. Sanırım bayramın getirdiği kutsallık, yüklerimizin önüne geçmişti.
Oysa üzüldüğüm nokta bu değildi. Babam, yetiştiği evden son kişi kalan babasını da kaybetmişti. Ve sadece onunla son kez vedalaşmaya değil, büyüdükleri evin mirası için de gidiyordu.
“Empatinin kulakları sağırdır ya da gözleri kördür,” demiş eskiler. Babamdan böyle öğrendim. Kimsenin tam anlamıyla başka bir hissi duyup göremeyeceğini düşünürdüm ben de bu yüzden. Şimdi ise sadece yanında durmanın bile birçok şeyi duyup görmekten, edilen birçok sözden daha önemli olduğunu anlayabiliyorum.

Yolu bitirdiğimizde evin görkemli girişi, bütünlüğüyle bir hol izlenimi bırakıyordu. Sanki birazdan park görevlisi gelecekmiş de arabamızı alıp park edecekmiş hissine kapıldım. Daha önce buraya gelmemize rağmen, “Evet çocuklar, dedenizin yaşamı boyunca didinip, bize bir hayat verdiği ev burası,” dedi babam.
Hak veriyorum ona, yol boyunca suskunluğunun onu sorumsuz biri gibi gösterdiğine inanıyor. Kimse de çıkıp demiyor ki “Senin içini biliyorum, öyle değilsin sen.” Bunu duymak bile bütün zorlukları aşarım dedirtiyor insana.
Yine de kendime düşeni yapmak amacıyla, daha önce geldiğimizi tekrardan hatırlatmadım, anıları canlanmasın diye düşündüm. Tarla adamı gözlerini büyüterek “Baba, siz burada hiç çift maç kale maç yaptınız mı?” diye sordu çocuk aklıyla.
Annem, şimdi sırası mıydı bunun der gibi yüzünü ekşiterek çıkardığı garip sesle bagaja doğru yöneldi.
“Çok yorgunum, kıçınızı kaldırın da şu işleri bir an önce bitirip gidelim, haydi.”
Babamın yerinde olsam, hayatımı geçirdiğim eşimin böyle söylemesine illa ki kırılırdım. Acıyı paylaşamıyorsak bile söylediğimiz sözlere dikkat edebiliriz. O an babamın buna aldırış etmeden, “Oğlum bak, şu ağaçları görüyor musun? Onlar bizim için dünyanın en güzel stadyumuydu,” diye karşılık vermesine çok şaşırmıştım.
Gerçekten ağaçların çevrelediği alan stadyuma benziyor, zemin büyük bir şehir takımının evinde oynadığı son maçtan kalan çimlerini andırıyordu.Ben olsaydım hiçbir şey demeden içeri geçer, iç ceplerinde bulundurduğu karanfilli tütünü yoklardım öyle ya da böyle.

Ertesi gün sabah olduğunda gözlerimi yılmış kırmızıyla açtım. Evim olmayan her yer biraz gece görüşü gibi gelirdi. Bu yüzden hiçbir zaman yolları, uzaklıkları ve gurbeti sevemedim.
Tarla adamı yanıma gelip “Abla, kahvaltıya çağırıyorlar,” demesinin ardından saatin çok geç olduğunu fark ettim ve apar topar hazırlanıp aşağıya indim.
Masalar kurulmuş, örtüler düğün salonlarını kıskandırır biçimde, bardaklarda canlı meyve suları, ortamda ise yol boyu bizimle gelen sessizliğin izleri vardı.
Babamın ailesine bugüne kadar pek alışamamıştım. Babam da zaten pek yakın hissetmediğinden olsa gerek, bayram haricinde ailecek çok birlikte olmazdık onlarla.
Orta boylu, seyrek saçlı, diğerlerine nazaran daha kültürlü duran amcam “Eee, nasıl uyudunuz, rahat ettiniz mi, uykularınız nasıldı?” diyerek girdi konuya. Babam ağzını açacaktı ki o esnada “Nasıl olsun abi, uzun yol yorucu, biliyorsunuz uyuması zor oluyor,” dedi annem. Yüzündeki gereksiz gülümseme beni bile utandırdı.
Babam kafasını yana çevirip görmezden geldi. “Tabii, insan yorulur sonuçta. Kusura bakmayın, yorduk sizi de ama,” dedi yengem küstah bir şekilde.
Yengemin sesindeki o “ama”, masadaki meyve suyu bardaklarının içindeki canlılığa tezat, gri ve yapışkan bir leke gibi yayıldı.
Dedim ya, babam kafasını yana çevirip o küstah tavrı görmezden gelmeyi, tozun zerresini kovarcasına başardı.
“Sen ne yapıyorsun abla? En son görüştüğümüzde babamla birlikteydik. Sana daha net konuştu bu konuları,” diye sorunca “Dur, bir ağzımızdan iki lokma geçsin, hemen konuya atladın,” dedi amcam.
Ortalık biraz daha gerilmeden “Benim mirasta gözüm yok, sadece ağaçlara dokunmasınlar, siz ne yapıyorsanız yapın,” dedi babam.
“Oldu canım, boşuna mı geldik o zaman buraya?” şeklinde konuşunca annem, sürekli söylenen birisiyle ömrün geçmeyeceğini anlamam zor olmadı.

Bu yüzden babama bazı konularda daha çok hak vermeye başladım. Onun sessizliği, unutulmuş masaların üzerinde bırakılmış soğuk biralara benziyordu.
Babamı öyle görünce halamın elleri çaresizce çenesine gitti, parmak boğumları bembeyazdı.
“Maalesef Birdal,” dedi, “her hâlükârda burayı sattığımız denklemde o ağaçlar hakkında söz sahibi olma hakkımız yok.”
Babamın ismi, “Birdal”, o an ilk kez anlamını yitirmiş bir kelime gibi boşlukta asılı kaldı. Tek bir daldı o, ama kökleri sökülmek üzere olan bir dal.
“O zaman üçe bölüşürüz,” dedi ayağa kalkarken. “Çocuklarımın da geleceğini düşünmeliyim, değil mi? Sen daha iyi bilirsin yenge,” diye bitirdi sözünü artık dayanamayarak.
İyi bir laf sokuştu bu! Çenesi hiç durmak bilmeyen yengem bile susup kalmıştı o an.

Sandalyesinin zeminde çıkardığı gıcırtı, sanki o bahçedeki ağaçların aynı anda devriliş sesi gibi yankılandı kulaklarımda. Masayı terk edip bahçeye, kendi sessizliğine sığınmaya gitti sonrasında.
Ağaçların kesileceğini duyan küçük kardeşim başladı şovuna.
“Stadyumlar hiç yıkılır mı?” diyerek ağladı ve susmadı hiç.
Annem ile masadakiler onu susturmaya çabalarken benim gözüm çıkış kapısındaydı. Yavaşça babamın peşinden gittim.
O sessizliğin ortasında küçülmüştü dev fiziğiyle.
“Sen nasıl dayanıyorsun baba?” diye sordum biraz bekledikten sonra.
Bana yüzünü döndüğünde gözlerinde sadece o ağaçların değil, hiç görmediği annesinin de gölgesi belirdi..

Sessizliği bitince, bir şeyler demeye başladı gözlerinin ortasından.
“Hâlâ isminin anlamını merak ediyor musun?”
Ne söyleyeceğini o kadar merak ediyordum ki o an, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum.
Annesini doğumunda kaybettikleri için babama “Birdal” ismini vermiş dedem. Şimdi, annesinin ona hamileyken bahçeye diktiği o ağaçların önünde oturuyoruz; o ise annesini hiç görmeden büyümenin burukluğunu yaşıyor.
Gözlerimi tutmakta bu kadar zorlandığım başka bir zamanı hatırlamıyorum.
Peki, dedim babama, “Sen içinde bulunduğun durumu nasıl atlatıyorsun, nasıl dayanıyorsun bu kadarına?”
“Hayatı hiçbir zaman tek bir camdan görmüyorum” dedi ve devam etti. “Şu ağaçların dallarını görüyor musun? Aslında hepsi birer cam. Bakmasını bilene.”

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir