Verde, ismim Verde.
Bir zamanlar öylesine parlak öylesine canlıydım ki, bir bakan tekrar bakar hatta koşarak yanıma
gelip heyecan çığlıkları atardı. Çocuklar saatlerce benimle ilgilenir, oyunlarının başkahramanı
yapardı. Ben de yeşil ahşap bir kaydırak olduğumu unutur bazen devasa bir gemi bazense ulu
bir dağ zannederdim kendimi. Yaz günleri uzun mesai yapar sayısız çocuğu eğler, kış
geldiğindeyse iki elin parmağını geçmez kadarıyla oynaşırdım.
Böylece günler ayları, aylar yılları kovaladı. Merdivenimden koşarak çıkanlar mı dersiniz,
kayarken korkanlar mı? Yüzlerce hatta binlerce çocuğun arkadaşı, hayaldaşı oldum. Türlü
tekerlemeler ve bazı yaramaz sözler öğrendim. Tabii, bütün bunlar olurken biraz eskidim,
yıprandım. Ben, bendim ama sanki değildim.
Yine yeniden bir sonbahar yağmurlar başladı yağmaya. Çocuklar az gelir oldu. Hep böyledir
zaten, demiştim. Bir akşam şıpır şıpır yağmur akıtıyor kirlimi, tozumu. Merdivenimin bittiği,
heyecanın başladığı o küçük yerde kediler sarılmış uyuyor. Tepedeki çatım siper olmuş onlara.
Benim de burnumda en sevdiğim toprak kokusu. Havanın hüzünlü hissini bastırıyor bu koku.
Sabaha karşı dindi yağmur, ben de derin bir uykuya daldım. Sonra olanlar oldu, birkaç yabancı
adamın sesiyle irkildim.
— Bunu buradan alacağız.
— Kimi?
— Ustam, bu bizim araca sığmaz yalnız, sökmek gerek.
— Neyi?
— Hallederiz, işimiz bu bizim!
— Siz kimsiniz!?
Daha ne olduğunu anlamadan üç tane izbandut gibi adam çullanıverdi üstüme. Ellerinde
tornavidalar, İngiliz anahtarları bir bir söktüler vidalarımı, cıvatalarımı. Etimden et kopuyordu.
Basamaklarım, kaydırağım, çatım kanırtıla kanırtıla dağılmıştım çil yavrusu gibi. Neler oluyordu?
Kim neden parçalıyordu beni? Canım evimden, parkımdan nereye götüreceklerdi ki? Peki ya
çocuklar, kediler? Göremeyecek miydim onları bir daha? Yokluğumda onlar ne yapacaktı,
kiminle eğleneceklerdi? Ağlamak, çığlık atmak istiyordum fakat binbir parçaya ayrılmıştım.
Bilmiyordum gözüm nerede, kulağım nerede?
Çok geçmedi, küçük parçalarımı kutuya doldurup sıkıca bantladılar. Büyük parçalarımı da
kucakladılar ve sağa sola çarpa çarpa, yerlere sürte sürte eski bir kamyonun kasasına
yüklediler. Adamlar leş gibi ter kokuyordu, kamyon kasasıysa rutubet.
Karanlıktı, geceden de zifiri bir karanlık. Dehşet içindeydim. Ön taraftaki adamlara kulak
kesildim. Ne konuştuklarını tam duyamasam da belediye işçisi oldukları çıkarımını yaptım. Bu
bir damlacık su serpti yüreğime.
Bir sağa bir sola; bazen yavaş bazen hızlı. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Bir de baktık
ki bir arpa boyu yol gittik. Bilmiyorum ne kadar gittik ama böyle söylüyor çocukların tekerlemesi.
Ahh, canımın içi çocuklar! Artık çok uzaktalar.
Durduk, kasa açıldı. Güneş ışığı gözlerimi aldı, bu sefer de aydınlıktan göremez olmuştum.
Beni indirip bir paletin üstüne istiflediler. Adamların sayısı beşe çıkmıştı.
— Amma da büyükmüş bu! İyi getirmişsiniz üç kişi.
— Verde, ismim Verde! Ayrıca esas bana sor nasıl getirdiklerini.
— Çok da eski bir şeymiş kullanılmazmış zaten.
— Hoop, duyuyorum yalnız! Hem size mi kaldı benim ne durumda olduğum? Önce dönün de bir
kendi korkunuza bakın, turşular sizi!
Çabam kifayetsizdi. Küçük bir araç gelip önündeki kolları paletin altındaki boşluklardan geçirdi.
Bir depoya taşındım böylece. Depoda da aynı zifiri karanlık, aynı rutubet kokusu...
Ne kadar zaman geçirdim orada kestiremiyorum. Güneşi görmeyince zaman da bilinmiyor.
Belki haftalar belki de aylar... Geleceğe dair umudumu kaybediyordum yalnızca. Bir de çocuklar,
kediler ve toprak kokusu, hepsi burnumda tütüyordu.
Sonra bir gün bir şey oldu. Deponun kapısı ansızın açıldı, güneş içeri doldu. Biri kadın biri
erkek iki kişi beni işaret ederek “İşte burada” dediler. Aynı araç beni aldı geniş, yüksek tavanlı
bir yere götürdü. Arı kovanına düşmüş gibiydim. Sayısız insan türlü türlü işler yapıyordu.
Döndüm kendime baktım, iyice koyulaşmıştı tenimin yeşili. Ben ben değildim.
Bir adam, elinde daha önce hiç görmediğim tuhaf bir aletle çıkageldi. Eldivenleri vardı sonra bir
maske ve kulaklık taktı. Aleti çalıştırmasıyla kulakları sağır eden bir gürültü kopar oldu. Çok
korkuyor ama hiçbir şey yapamıyordum. Aleti cildimin üzerinde bastırarak gezdirmeye başladı.
Bu tuhaf şey, titreşe titreşe cildimde gezdikçe üzerimdeki kıymıklar bir toz bulutu halinde
saçılıyordu etrafa. Adam, aralarda dinlenerek saatlerce kazıdı cildimi. Her parçamın sağını
solunu, içini dışını özenle temizledi. İşi bittiğinde yorgun düşmüştü belli. Üzerindeki fazlalıkları
çıkartıp alnının terini silerek uzaklaştı. Giderken işini bitirmiş olmanın gurur ve sevinci
okunuyordu yüzünden. Tıpkı Verde’den ilk defa kendi başına kaymış çocukların yüzünde olduğu
gibi. Bana da iyi gelmişti bu yaptığı, korkmuş ve biraz canım yanmış olsa bile hafiflemiştim.
Rengim de bir parça açılmıştı fakat yine de kirli görünüyordum.
O gece ilk defa rahat bir uyku çektim. Sabahına baştan aşağı beyaz naylon tulum giymiş bir
başka adam geldi, beni araca yükleyip dışarı çıkardı. Güneşin sıcaklığını hissettim, temiz
havayla doldurdum ciğerlerimi, yaşıyordum. Adam, tazyikli suyla bir güzel yıkadı beni. Parktaki
son akşamımda olduğu gibi akıp gitmişti kirim tozum. Sonra güneşin kollarına bırakıldım. Biraz
güneş biraz rüzgar iyice kurudum.
Ertesi gün maskeli, mavi tulum giymiş iki kişi geldi. Ellerinde de birer kova. Açtılar kapakları, bir
de ne göreyim? Fıstık gibi yemyeşil bir boya birinde. Diğerindeyse zümrütten daha zümrüt bir
başka yeşil parıldıyor. Daha önce hiç görmediğim başka birer alete doldurdular boyaları. Birinin
elinde fıstık yeşili öbüründe zümrüt, aletler çalışmasın mı? Boyalar püskürüverdi üzerime. Onlar
püskürttü ben coştum boya kokusuna hiç aldırmadan. Yine beni güneş ve rüzgara teslim ederek
gittiler. Renklerimi iyice çektim tenime.
Birkaç gün sonra cila faslı. Epey kötü kokuyordu ama bana ayrı bir güzellik kattı. Can geldi
yüzüme, iyice parladım. 2-3 gün de bunun kuruması için bekledim güneş ve rüzgarın elinde.
Büyük gün yaklaşıyordu adım adım. İçimdeki korku ve umutsuzluk yerini heyecan ve neşeye
bırakıyordu.
Nihayet gelmişti kavuşma günü, bayram günü! Parçalarımı tek tek yüklediler palete sonra
kamyona. Hamallar aynıydı ama bu sefer pek bir özenliydi hepsi. Tabii onca emek harcanmıştı
bana, ziyan etmek olmazdı.
Evime, parka geldik. Burası benim evimdi ama tıpkı benim başıma gelenler gibi buraya da bir
şeyler olmuştu. Çimenler tazelenmiş, eski kum zemin rengarenk süngerimsi taşlarla kaplanmış,
diğer oyuncaklar yeniden doğmuşçasına parlatılmıştı. Ve kedi evleri! Kediler için 2+1 yeni
konutlar kondurulmuş, önlerine birer mama ve su kabı eklenmişti. Gözlerime, kulaklarıma,
varlığıma inanamadım.
Bantlanmış kutu açıldı. İçinden vida ve cıvatalarım çıkartıldı. Bir bir birleştirildi bütün parçalarım.
Bunlar olurken çocuklar gelmişti parka koşarak. Hepsi sabırsızlıkla beni bekliyordu. Canım
çocuklar, bekleyin azıcık daha çok az kaldı kavuşmamıza.
Ve en son çatım da takılınca tamam olmuştum. Zümrüt aksamlı fıstık yeşili Verde bütün
ihtişamıyla hazırdı, bekliyordu. Çocuklar zincirinden boşalmışçasına akın ettiler üstüme.
Mutluluktan ağlamak üzereyken bir şey daha oldu. Fiskiyeler açıldı, toprak suyla buluştu.
Üzerimde çocuklar, az ötemde kediler ve burnumda toprak kokusu!
Çok sevdigim prosopopoeia tekniğinin kullanıldığı naif, kısa metninde hem tebessüm ettirmeyi, hem de duygulandırmayı başaran bir öykü.