Çağın Şiirinde Define Aramak – Cüneyd Ensari

Postmodernitenin getirdiği yenilikler hayatın tüm alanına etki etti. Çalkantılı, böl, parçala, en iyisi için mücadele et tarzındaki yaklaşım ve birçok şeyin tükenmesi insanoğlunu yeni arayışlara itti. Bu yüzden her alanda farklı şeyler yapıldı belki de daha iyisi için bu şeyler yapılmaya mecbur olundu. Postmodernliğin etki ettiği alanlardan birisi de hiç şüphesiz edebiyatımız ve şiir oldu. Yeni yaklaşımlar, yeni bakış açıları, şiirde yeni ufuklar ve şiir türleri gibi açılımlara gitti şairler. Fakat tüm bu çabalar sonucunda gözle gördüğümüz bir gerçek var ki şiirimiz hala İkinci Yeni’nin etkisinden kurtulamadı, onu aşamadı. Burada ‘aşmak’tan kastım, onu yok saymak veya değersizleştirmek değil. Aksine, onun şiir dilimizde yaptığı devrimi kavrayıp, onun açtığı imge ve anlam ufkunun ötesine geçebilmek, orada yeni bir soluk bulabilmektir. Belki de İkinci Yeni’nin bireyin iç hengamesine odaklanan kapalı dünyasını, bugünün kolektif, dijital ve küresel karmaşasına açarak aşmaya çalışıyoruz. Kurtulabilir mi, daha farklı bir şekle ve akıma bu aşamadan sonra yürüyebilmek mümkün mü, pek emin değilim. Fakat göze çarpan bir gerçek var: O da İkinci Yeni’yi aşmak için -daha farklı bir bakış açısıyla bakarsak postmodern çağa uygun şiirler yazabilmek için- günümüz şairlerinin bir kısmının bir çaba içerisinde olduğu gerçeği. Fakat bu çaba ne kadar gerekli, neyi, nerede, ne derecede yapmalıyız açıkçası muamma. Zaten bunun bir reçetesi ya da prospektüsü olsaydı, şiirimiz şu ana kadar daha farklı bir anlayışa yönelebilmiş, İkinci Yeni’yi aşmış olurdu. Fakat yolun sonunda görünen şey, bir yerlere varacaksak bunun deneye deneye olacağıdır. 

Narrative şiir özelinde bakacak olursak yalın bir dilin kullanılması ve mümkün olduğunca imgeyi aşmamız gerektiğiaşikar. Fakat burada bir gerçek bizi durduruyor. Yukarıda söylediğimiz gibi postmodernlik. Bir şair çağını anlatabilmek için hiç şüphesiz çağından kopuk bir yaşam sürmemelidir. Gözlem gücünü kullanabilmeli ve etrafında olup bitenleri iyi analiz etmelidir. Narrative şiirde yalın bir anlatıma sahip olmak hedeflediğimiz şey bir anlamda. Fakat postmodernitenin getirdiği karışıklık, grotesklik, kopmuşlukve parçalanmışlığı göz ardı edemeyiz. Bu kısımda yıllardır süregelen eski malzemeyi bir kenara bırakmalıyız. Daha geniş ele alacaksak -bricoleur- brikolaj (eski malzeme yeni arayış) yapmamalıyız. Çünkü ihtiyaç duyduğumuz şey bu yeniarayışlar kadar yeni malzemedir de.  

Richar Wagner şöyle der: “Şair anlaşılabilirlik adına, eylem anlarının sayısını sınırlamak zorundadır (…) sıradan yaşamda kendilerini ancak sayısız eylem anıyla dile getirebilecek bir dizi motifi (temel motif) olarak  alır (…) Zaman ve uzam, bu figürlerin hareketine uygun olarak görünmelerini sağlamak için, aynı şekilde yoğunlaştırılacaktır (…) Bu nedenle bir motifin güçlendirilmesi, daha küçük motiflerin eklenmesinden ibaret olamaz, ancak birçok motifin içinde tamamen özümsenmesi ile sağlanır.” Wagner’in burada işaret ettiği ‘yoğunlaştırma’ ve ‘özümseme’ ilkesi, bizim ‘yeni malzeme’ arayışımız için bir kılavuz niteliğindedir. Postmodern dünyanın sunduğu sayısız, dağınık ve anlık ‘eylem anları’nı (dijital iletişim parçacıkları, sosyal medya imgeleri, küresel haber akışları) olduğu gibi bir kolaj halinde sunmak yetmez. Wagner’in ‘temel motif’ dediği şeye, yani şiirin merkezindeki insani çekirdeğe ulaşmak için, bu anları seçmeli, yoğunlaştırmalı ve dilin potasında özümsemeliyiz. Eski malzemenin (geleneksel imgelerin, kalıp söyleyişlerin) yeni bir düzende birleştirilmesi anlamına gelen ‘bricolage’, bu yoğunlaştırma işleminin karşısında durur. Bizim ihtiyacımız olan, yalnızca yeni bir muamele değil, bu yoğunlaştırılmış yeni malzemenin ta kendisidir. İnternetin anonim jargonu, bir algoritmanın soğuk metaforu veya göçün yarattığı melez dil, ancak böyle bir özümseme ile ‘şiirsel gerçeklik’ haline gelebilir. Gözle görülür bir şekilde günümüz toplumunda halleri, duygu durumları anlatabilmek için birçok yeni kelime, durum hali bile türedi. Eğer ki çağımızın şiirini yazdığımızı iddia ediyorsak postmodernyaşantının getirdiği kopmaları, parçalanmayı, karışıklıkları şiirde kullanmamız gerekir. Zira Frank Kermode Haz ve Değişim Kanonun Estetiği isimli kitabında “Haz vermemekle bağ kopar, çünkü haz bireyin vereceği karşılığın asıl koşuludur. Değişime uğramamak modernlikten, belki de sadece modernlikten, yani ilk aşamada zanaatkar tarafından tasarlanan, ikinci aşamada ise geçen zamanın etkisinin yol açtığı yabancılaşma sürecinden doğan hazzı azaltarak esere zarar verir Geçen zamanın yol açtığı yabancılaşmanın önüne geçebilmenin tek yolu, çağda güncel kalabilmektir.Kermode’un burada işaret ettiği ‘zamanın yabancılaştırıcı etkisi’, tam da Wagner’in ‘yoğunlaştırma’ ile aşmaya çalıştığı şeydir. Zaman, eski malzemeyi ve onunla kurulan ilişkiyi aşındırır, hazza ket vuran bir kabuk bağlatır. Şairin görevi, bu kabuğu kıracak yeni bir estetik şok, yeni bir dilsel temas noktası yaratmaktır. Postmodern hayatın sunduğu ‘yeni malzeme’ – algoritmalar, dijital parçalanma, küresel ironi – işte bu kabuğu kırmak için gereken taze ham maddedir. Onu yoğunlaştırarak sunmak, okura ‘zamanın çelik zırhına’ karşı geçerli bir anahtar, yeni bir haz kapısı aralar. Bu nedenle çağdaş kalmak, sadece sosyolojik bir zorunluluk değil, şiirin kendi varlığını ve etkisini sürdürmesi için estetik bir gerekliliktir. Peki nasıl? Belki de dilin kendisini yukarıda bahsettiğimiz parçalanmışlığın bir aynası haline getirerek. İnternet jargonunun hızını, teknolojik metaforların yabancılığını, farklı kültür katmanlarından sızan sözcükleri, hatta iletişimin kesik kesik, anlık halini şiirin dokusuna katarak. Bu, sadece temayla değil, biçimle de ilgili; düzyazı-şiir geçişleri, kesik dizeler, tipografik oyunlar veya birden fazla anlatıcı sesi bu karmaşayı yapısal olarak da yansıtmanın yolları olabilir. Zira çağın anlamlandırılabilmesi ve hüküm süren zamanın sosyolojik boyutlarını göz önüne serebilmek için bu röntgeni çekme zorunluluğundayız. Şu söylemden hiçbir zaman için vazgeçmeyeceğim: Şair bir sosyologdur. Kuramlara, terimlere dökerek açıklanan bir sosyoloji değil de daha ham bir sosyolojik düzenin içinde durur, durmak zorundadır. Ancak bu benzetmeyi sınırlamak da gerek: Sosyolog veriyi toplar, sistematize eder, analiz eder. Şair ise o verinin, o olgunun insan ruhunda, bedeninde ve gündelik hayatın dokusunda yarattığı sarsıntıyı, çatlağı, acıyı veya absürt gülüşü taşır. Amacı açıklamak değil, yaşatmaktır; teşhis koymak değil, o teşhisin deneyimini sunmaktır. Çağımızda bu sosyallik dokusunu ve onun ürettiği personayı (maskeleri) öteleyen şair kalıcı bir başarı yakalayamaz. Genel geçer bir şiir yazması çok zordur. Saman ateşi gibi belli bir süre zarfında şiiri tutulsa bile zamanın çelik zırhlarına diş geçiremez. 

Şiir durumsallık gerektiren bir olgudur. Belki de “arı şiir” ile “postmodern şiir” arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz. Asıl mesele, bu ikisini bir çatışma alanı değil, bir diyalektik süreç olarak görmektir. Üslup açısından arı ve imgeden arındırılmış bir şiir de, imge üzerine kurulmuş bir şiir de yeri geldiğinde yazılmalıdır. Hatta belki de en verimli olan, arılığı postmodern bir strateji olarak kullanmaktır: Yalın, sade, neredeyse düzyazıya yakın duran bir dilin altına, çağın bütün karmaşasını ve parçalanmışlık hissini ustalıkla yerleştirebilmek. Yalnız burada Roland Barthes’in şu tespitiyle karşı karşıya geliriz: “İşlevsel çözümlemede bertaraf edilmeyen kalıntıların ortak noktası, normalde “somut gerçek” olarak adlandırdığımız şeylere (önemsiz jestler, geçici tavırlar, önemsiz nesnele, gereksiz kelimeler) işaret etmeleridir. “Gerçek”in saf ve basit temsili, olanın (ya da olmuş olanın) yalın anlatımı, böylece anlama karşı bir direnç olarak belirir.” İşte Barthes’ın bu ‘direnç’ kavramı, postmodern şiirin imkânını ve hatta görevini tarif eder adeta. Şair, ‘gerçeğin’ o basit, yalın ve görünüşte şeffaf temsilinin arkasına, tam da bu anlama direnen ‘kalıntıyı’ –yani çağımızın parçalanmış, grotesk, kodlanmış ve anlaşılmaz tortusunu– ustalıkla gizleyebilmelidir. ‘Arılık stratejisi’ dediğim şey tam da budur: Yüzeyde Wagner-vari bir yoğunlaşma ve anlaşılırlık, alt katmanda ise Barthes-vari bir direnç ve çok-katmanlılık. Bu sayede şiir, hem kapıyı açar hem de içeri girdiğinizde sonsuz koridorlar olduğunu hissettirir. Anlatısal ve yalın görünen bir dizge, aslında postmodern insanın içsel kaosunun ve dış dünyanın anlaşılmazlığının ta kendisi olabilir. Okur, ‘somut gerçek’ sandığı yalın anlatımda, kendi yaşadığı ‘gereksiz’liklerin, kopuklukların, dijital enkazın ve duygusal parazitin yankısını bulur. Bu, anlaşılmazlığı dayatmak değil, okurun kendi anlaşılmazlığıyla yüzleşeceği bir ayna sunmaktır. Şiirin başarısı, bu direncin ne kadar derinden ve dokunaklı bir şekilde hissedilebildiğinde yatar. Şu durumda çağın şiirini yazabilmek için yeri geldiğinde imge yüklü, nispeten kapalı bir dile sahip şiirlerin olması gerektiği kanaatindeyim. Ancak bundan kastım anlaşılmaz olmak değil. Postmodernliğin anlaşılmaz yapısını şiirde hissettirebilmek. Bu uzun ve kolay kolay bütünlüğünü yitirmeyen, birbirinden kopmuş fakat bitmemiş, tek bir cümle şeklindeki dizeler şeklinde olabilir örneğin. Ya da sık ve art arda kelime kullanımlarıyla sağlanabilir. Yapmak istediğim şey başta da dediğim gibi bir reçete vermek değil. Dikkatleri çekmek istediğim nokta arı bir şiir isterken çağın gereklerinden uzaklaşıp günümüz insanını ve dertlerini anlayamamak olma durumuna gelmektir. Hatta belki de insanın postmodern şiirde istediği; tadını alabildiği, haz duyabildiği bir anlaşılmazlıktır.Yine Frank Kermode “Eserin estetik bir işleve sahip olarak nitelenebilmesi için haz vermesi ve bunun yeni de olması gerekir” diyor. Postmodern okuyucunun haz alacağı şey eğer bu anlaşılmazlık (kapalılık- yoğunluk) sa ve şair bunu bahsettiğimiz örneklerdeki gibi yeni bir şekilde yapıyorsa okurun haz almaması için hiçbir şey kalmamış demektir. İşte Kermode’un ‘yeni haz’ vurgusu, ‘anlaşılmazlıktan haz almak’ paradoksunu çözümler. Okur, tamamen kapalı, çözümsüz bir bulmacadan değil; çözüme açık, ancak çözümü kişisel ve çok katmanlı bir keşif süreci gerektiren bir yapıdan haz alır. Barthes’ın ‘direnç’ dediği şey, bu keşfin itici gücüdür. Şair, yalın dilin yüzeyi altına bu dirençli katmanları yerleştirirken, aslında okura bir estetik avın izini sürmeyi teklif eder. Avın sonunda bulunan, mutlak bir anlam değil, okurun kendi varoluşsal deneyimiyle örtüşen bir yankı, bir ‘tanıma anı’dır. Postmodern şiirin verdiği haz, bu ‘tanıma anı’nıngetirdiği, hem yabancılık hem de aidiyet barındıran o tuhafsevinçtir. Bu, İkinci Yeni’nin daha içe dönük, lirik kapalılığından farklı olarak, okuru dış dünyanın karmaşasıyla yüzleşmeye ve onu kişisel olarak anlamlandırma sürecine dahil eden kolektif bir hazzın kapısını aralar. Daha doğru bir tabirle söyleyecek olursak içinde bulunduğu koşulların anlaşılmaz olduğunu hissettiren şiirler görmek, bu duyguyu yaşadığına somut bir delil oluşturabilecek niteliktedir. Bu, İkinci Yeni’nin daha çok bireysel bilinçaltına işaret eden kapalılığından farklıdır. İçsel bir monologdan, zihinsel ve ruhsal bunalımlardan almaz temelini. İnsanın çıkmazı değildir önemli olan. Toplumun içinde bulunduğu çıkmazdır. Kaynağı dışarıdadır; paylaşılan, kolektif bir kaosun, dijital bir yabancılaşmanın veya küresel bir belirsizliğin içimizde yankılanan sesidir. Şiir, işte o sesin peşine düşmeli ve onu insanî olanla buluşturan bir dil inşa etmelidir. Bu dil, bazen bir çığlık kadar yalın, bazen bir şifre kadar karmaşık olabilir. Önemli olan, yaşadığımız zamanın ruhuna dokunabilmesidir. Belki de postmodern şairin görevi, Wagner’in disipliniyle seçtiği yeni malzemeyi, Barthes’ın’direnç’ dediği insani tortuyla yoğurarak, Kermode’un peşinde olduğu o ‘yeni haz’ı imal etmektir: dijital çölün ortasında, kolektif hafızanın kayıp vahasını bulup, ona şiirle bir kuyu kazmaktır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir