Kaybolma Provası – Sait Özden

Camdan içeri giren ışığın rahatsız edici sıcaklığıyla her bir kemiğinin sızısını hissederek, söylene söylene yataktan çıktı. Gecelerin bunaltıcı havasına bir türlü alışamamıştı. Banyoya doğru yürürken durdu, ağzındaki rahatsız edici kuruluğa inat sigarasından derin bir nefes çekti. Açtığı suyun altına girerken yaşadıklarının hâlâ bir rüya gibi geldiğini düşündü. Geceler boyu gördüğü düşlere bir anlam veremese de içinde bulunduğu an da en az onlar kadar gerçek dışıydı.

Soğuk su bedenine değdiği anda gözlerini kapattı. Dişlerini sıkarak suyun ayazına karşı koymaya çalıştı. Bir süre sonra titreyerek havluya sarıldı. Yumuşak havlunun içinde, yıllar sonra eski bir dosta kavuşmuş gibi banyonun ortasında sessizce durdu.

Duştan sonra bahçeye çıktı ve uzun zamandır üzerinde çalıştığı öykülerini yeniden okumaya koyuldu. Başını kaldırıp sıvaları dökülen duvarlara baktı. Eski bir savaşın izlerini taşıyorlardı. Sarıyla hardal arasında garip bir renge bürünen dış cephe, doğaya meydan okurcasına ayakta duruyordu. Çalıştığı işten ayrılıp kuzeydeki bu eve gelme kararı, göz açıp kapayıncaya kadar verilmişti. Babasının sert otoritesi altında geçen çocukluğu ve yatılı okullarda geçen gençliğinden sonra huzuru burada bulacağına inanmıştı. İnsanlardan uzak yaşayacak, aklının koridorlarında dolaşan sözcükleri büyük bir sabırla bir araya getirip öykü kitabını okuyucunun kucağına bırakacaktı.

Dalgın bakışlarının ardında babasına dair güzel bir anı bulmak neredeyse imkânsızdı. Sert bir babanın gölgesi altında büyümek, içindeki çocuğu yıllar geçse de susturamamıştı. O çocuk hüznü yüzünde belirsiz bir cumartesi sabahı gibi duruyordu. Babasına ait güzel anılar, göçmen kuşlarla birlikte çoktan uzaklara gitmişti.

Üzerinde oturduğu sedirde gözleri, düzenli bir şekilde ilerleyen karıncalara takıldı. Topladıkları yiyecekleri hiç durmadan yuvalarına taşıyorlardı. Bir süre onları izledikten sonra bahçeyi ele geçiren yabani otlara çevirdi bakışlarını. Toprağı düzenleyip bir şeyler ekme fikri hoşuna gitse de buraya çalışmaya değil, yalnızca huzur içinde yazmaya geldiğini hatırlattı kendine. Ne var ki bu düşünceyi zihninden uzaklaştırmaya çalıştıkça, o düşünce daha da büyüyordu. Bahçenin dışından gelen seslere kulak kabarttı. Yine de dışarı çıkmaya bugün de cesaret edemedi.

Ertesi sabah, ezandan sonra hasır çantasını alıp evden çıktı. Bu saatte dışarı çıkmak onun için önemliydi. Ne kadar az insan görürse o kadar az konuşacak, tanıdığı kimselerle gereksiz sohbetlere girmeyecekti. Bahçe kapısını kapattıktan sonra evlerin gri duvarlarını arkasında bırakıp ormana doğru yürümeye başladı. Yolun ortasında durdu. Hafifçe esen rüzgârın yüzünü okşamasına izin verdi. Rüzgâr saçlarının arasından geçip yüzünün coğrafyasında sessizce dolaştı. Kuş seslerini ve otların kısık melodisini huzur içinde dinledi.

Ormanın içine doğru birkaç adım daha attı. Ağaçların arasında giderek silikleşen silueti, sabahın loşluğu içinde gözden kayboldu.

O gidişinden sonra ardında bitmemiş öyküler ve çözülemeyen bir kayboluş bıraktı. Kırkıncı doğum gününün sabahında evinden çıktıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamadı. Geride kalan birkaç dostu dışında arayıp soranı olmadı. Günler sonra şehrin kuzeyinde onun adına gıyabi cenaze namazı kılındı. Cenazeye katılanlar hiç tanımadıkları bu adama haklarını helal edip ardından dua ettiler. Gizemli biri değildi belki; ama yeni yaşına adım attığı gün, ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Ne bir mezarı vardı ne de geriye açıklayabildiği bir hikâye bırakmıştı.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir