Rıdvan Ardıç – bu kadar kötülük var, ne şiiri?

BU KADAR KÖTÜLÜK VAR, NE ŞİİRİ?

İnsanlığın son iki yüz yılına kötülük ya da soykırım çağı demeden önce, aslında genel olarak öncesini de dikkate almak gerekir. İnsanın olduğu yerde her daim iyilik ve kötülük bir arada barındı. Eliot her şeyin iniltiyle sona ereceğini kehanet ederken, Nâzım ölü çocukların büyümeyeceğinden bahsederken, 400 sene öncesine gidip Shakespeare’in 66. sonede dünyanın kötülük yüzünden yaşanmaz hale geldiğini hatırlarken, şairlerin zaten kötülük üzerine düşündüklerini, hatta bunun şiirin içinden çıkarılamaz bir apriori olduğundan bahsedebiliriz.

Adorno 1949 yılında, Yahudi Soykırımı’nın ertesinde, “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” dedi. Bugün az çok şiirle ilgilenen herkesin hatrında yer eden ya da bir yerde karşısına çıkacak bir laftır bu. Peki dünyada 1949 yılından çok daha ileri bir yerde mi şu anda? 2025 yılındaki bir araştırmaya göre dünyanın 35 bölgesinde 65 ya da daha fazla aktif silahlı çatışma söz konusu. Bu da soğuk savaşın bitiminden beri dünyanın en şiddetli çağlarını yaşadığı anlamına geliyor diye belirtiyor Siri Aas Rustad.
Sanırım “1939 kokusu” alan siyasetçiler son derece haklılar. Yine de bizler Auschwitz’den sonra şiir yazdığımız gibi, yazmaya da devam edeceğiz. Ve hatta yazmalıyız da. Bunları “Evet, dünya yine de güzel, çiçekler böcekler martılar vs” gibi aptal bir humanist bakış açısıyla yazmıyorum. Şiirin, ne olursa olsun, insan duygusunun varlığı gibi varlığını sürdüreceğini düşündüğümden söylüyorum.

Dünya üzerindeki her kitlesel eylem ya da olgu, akabinde yeni kültürel, sanatsal ve toplumsal olgular ortaya çıkarıyor. Bu da estetiğe dair tanımların devingenliğinin kanıtıdır. Nasıl ki sanayi devrimi makineleri insan hayatının tam merkezine hiç de estetik olmayan bir konuma yerleştirmesine rağmen, birileri 1909 yılında Milano’da çıkıp fütürizmden bahsedip estetik bir çıktı ürettiyse, bugün dünyanın kötülüğü de yapay zeka devrimiyle birleşip bizim şiirimizi dönüştürmek zorundadır. Kendi şiirimize bakacak olursak, otonom ya da bu büyükçe görünüp aslında kısıtlı bir alanı kaplayan şehir devletleri gibi davranan şiirimiz de buna tepki verecektir. Fakat asıl sorun, tepkiyi hangi üslupla vereceği.

Zaman zaman şiir adına şahit olduğum tartışmalarda, “bireyin şiiri” yazan şairlerin toplumsal olmamakla suçlandığını gördüm. Üstelik bu yeni bir şey değil. Dünyanın belki de en politik ülkelerinden biri olan ülkemizde, disiplini ne olursa olsun seyirci sanatta da şairi bu konuda hiç rahat bırakmayacak. “Toplumsal olan” şiirden de beklenense Nazım Hikmet’in, Ahmed Arif’in, Arif Damar’ın kötü bir kopyası olunması. Çünkü izleyicinin ve şairin güvenli alanı kırılması gerçekten zor bir kabuk gibi. Şiir kitabı üretmenin (ki bu şiiri de kolay üretmeye delildir) kolaylaştığı bir dönemde, şair de daha önce birçok kişiye bahsettiğim “içerik üreticisine” dönüşmek zorunda bırakılıyor. Çok okunmak için niteliği bir kenara bırakıp, proporsiyon ve sayı olarak obez bir toplumsal şiir üretebilir. Lirik naratif üslubu hâlâ ve hâlâ seven bir insan olarak, bu tarifin içine “dağ, ırmak, ova, hasret, ıslık vb.” kelimeleri sıkıştırdığınız an nur topu gibi güvenli bir şiiriniz oluyor. Şairin kötülüğe cevap vermek istemesi, biçimsel olarak artık kullanılmayan bir üslubun yeniden üretilmesinden mi geçmektedir?

Toplumsal kısmını bir yana bırakarak lirik naratif de burada, iğneyi başkasına çuvaldızı kendine batır diyerek eleştirilebilecek bir tutumu yaratabilir. Fakat bu sefer son zamanlarda okuduğum ve oldukça etkisinde kaldığım Leh şair Miłosz’u da yanıma alarak başka bir cephe açacağım:

“Her kim ki şiirlere ya da resimlere saldırmak için insan soydaşlarımızın maruz bırakıldığı soykırımdan, açlıktan ya da eziyetten dem vurursa, demagoji yapıyordur. Dünya üzerinde bunca acı varken böyle soyutlanmış meşgalelere yer olmadığı inancıyla şairler pastoral şiir yazmayı, ressamlar da neşeli renkler kullanmayı bıraksa insanlığın bir şey elde edeceği şüphelidir.”

Miłosz, bu sözleri ettiğinde Adorno’nun söyleminden en az 30 sene geçmişti. Sanırım o da kötülük denen bir şeyin hiçbir zaman bitmeyeceğini biliyordu bir şair olarak. Üstelik bunu İkinci Dünya Savaşı’na şahit olan bir şair olarak söylüyor. Miłosz’un altını çizdiği bu demagoji tuzağı, aslında günümüz şairinin önündeki en büyük sınavı da özetliyor bir anlamda: Şiirin kötülüğe ve felakete tanıklık etmesi, onu kaba bir propaganda aygıtına ya da felaket tellallığına indirgemek anlamına gelmez. Bir şairin, özellikle de günümüz şairinin toplumsal sorumluluğu; acıyı doğrudan, pornografik bir teşhirle ya da geçmiş yüzyılların lirik kalıplarını taklit ederek sunmak olamaz. Şairin bir diğer görevi de dilin ve formun kendi ahlakını korumaktır. Kötülüğün gürültüsüne aynı kaba gürültüyle cevap vermek, şiiri kötülüğün kendi lügatine teslim etmekten farksızdır.
Bugün şairin “içerik üreticisine” dönüşmesi, tam da bu teslimiyetin bir sonucu olabilir. Algoritmik çağın ve hızlı tüketimin talep ettiği “obez toplumsal şiir”, aslında şairin en konforlu sığınağı haline geldi günümüzde. Şiir elbette sınırlarını zorlayacak, deneysel formların ve yeni dillerin peşine düşecektir, yine de gelenek de yabana atılacak bir birikim değildir. Fakat asli mesele, geleneği hazır bir sığınak gibi kullanıp sulandırmamakta yatıyor. Geçmişin sesini içi boşaltılmış bir taklitle, birkaç beylik imgeye yaslanarak yeniden üretmek, zaten kötü olan dünyada şiire yapılan bir diğer kötülüktür. Çünkü kötülüğü hazır kalıplarla lanetlemek risksizdir; oysa hem geleneğin omurgasını bilip hem de yeni bir biçim aramak radikal bir politik tavırdır.
Tam da bu yüzden, stratejistlerin söylediği gibi 1939’un eşiğinde de olsak, etrafımız algoritmalar ve çatışmalarla da kuşatılsa şiir var olmaya devam edecek. Şiirin, acıdan kaçmakla alakalı olduğunu düşünmüyorum, eğer bu şekilde anlaşıldıysa burayı da düzeltmek isterim. Kastettiğim tamamen şiirin hafızayı ve insan kalma ısrarını demagojinin ucuz vitrinine bırakmamak için yazıldığıdır. Dünyayı kurtarmak gibi naif bir iddiayı bırakalı çok oldu; şiirimiz dünyanın bütün vahşetine rağmen insanın kendi özgül sesini, ritmini ve biçimsel egemenliğini kaybetmeme inadının bugün bence ta kendisidir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir